Sunay Akın: Özgürlüğü elinden alınan çocuğa ‘büyük’ denir

Posted by

Sunay Akın’ın 20 yılda 40’ı aşkın ülkedeki antikacılardan ve açık arttırmalardan satın aldığı oyuncaklarla kurulan İstanbul Oyuncak Müzesi dünya tarihini daha eğlenceli, daha akılda kalıcı bir öğrenme yöntemi ile ziyaretçilere sunuyor. Müzede, oyuncakların tarihine dair pek çok bilgi yer alıyor.

Çocukların gelişimi için büyük önem taşıyan oyuncakların tarihinin aynı zamanda hayallerin tarihi olduğunu söyleyen Akın, “Hayaller, bu bitmek bilmez oyunda hep gerçeğin önündedir ve oyunun kurallarını da hayaller koymuştur. Gökbilimci yıldızlarla oynar, müzisyen notalarla, matematikçi rakamlarla, ornitolog kuşlarla, şair sözcüklerle…” diyor.

Neden oyun oynuyoruz? Coğrafi ve kültürel özellikler, oyuncaklar üzerinden okunabilir mi? Kapitalizmin bize dayattığı oyuncaklar, yerel oyuncakların üretilmesinin önünde bir engel mi? Ya da oyuncak artık evrensel bir obje mi? Yazar ve şair Sunay Akın sorularımızı cevapladı, Türkiye’de ilk kez bir oyuncak müzesinin nasıl bir arkeolog tarafından kurulduğunu anlattı…

‘OYNAYAN İNSAN SERÜVENCİ, DEVRİMCİ, ÖNCÜDÜR’

Neden oyun oynuyoruz? Oyun, çocukların dünyasında ve gelişiminde nasıl bir öneme sahip?

Uygarlığı ortaya çıkaran, oynayan insandır. ‘’Homo Ludens’’ olmasaydı, bilim ve sanat adında iki kanadı kollarına takarak bilginin rüzgarında uçamazdı insanlık. Asıl olan hayallerdir çünkü; gerçek, hayallerin ayak izini takip eder ve hiçbir zaman ona yetişemez, yenemez. Hayaller, bu bitmek bilmez oyunda hep gerçeğin önündedir ve oyunun kurallarını da hayaller koymuştur. Gökbilimci yıldızlarla oynar, müzisyen notalarla, matematikçi rakamlarla, ornitolog kuşlarla, şair sözcüklerle…

Öyle bir oyundur ki bu, evet çocuklukla başlar ve çocukluğun sona ermesiyle tamamlanır… Ve özgürlüğü elinden alınan çocuğa ‘’Büyük’’ denir! Oynayan insan gelişime açıktır, sorular sorar, merak eder, elindekiyle yetinmez. Kaşiftir oynayan insan, serüvenci, devrimci, öncüdür. Oynamayan, yani hayallerini terk edenden ne bilim insanı olur ne de sanatçı. Kanatlarımızı hayal kurarak ve oynayarak güçlendiririz. Oyunun gücünü kavrayamayan tavuk kalmaya mahkumdur.

‘HAYAL DÜNYASININ SÖZCÜKLERİDİR OYUNCAK’

Yapılan arkeolojik kazılarda görüyoruz ki, insanın tarih sahnesinde görüldüğü neredeyse her dönem oyuncak var. Sizce insanları oyuncak yapmaya götüren duygu, bugün bildiğimiz ve kabul ettiğimiz duyguyla aynı mı?

Kazı alanındaki bir arkeolog, yapbozun parçalarını bir araya getirmeye çalışan bir oyuncu değil midir? Evet, insanın olduğu her yerde oyuncak var, çünkü hayal dünyasının sözcükleridir oyuncak. Bu metin yüzyıllar öncesinden yazılmaya başlandı. Aşk duygusu değişti mi hiç? Bencillik, zalimlik, nefret duygusu? Peki, ya çocuğunu kaybeden bir annenin kalbindeki acı? Zor durumda olan birine uzatılan el! Sahi, onlardaki duygu değişti mi hiç? Bu yüzden mağara duvarlarına resimler çizen insanı, çizgi romancıların atası olarak görürüm.


Değerli arkeolog Haluk Abbasoğlu’yla İstanbul Oyuncak Müzesi’nde sohbet ederken, arkeoloji alanında oyuncak konulu çalışmaların yapılmadığını, yetersiz olduğunu söylemiştim. O da bir yıl sonra bir öğrencisine hazırlattığı çalışmayı getirmişti. Kimi müzelerde oyuncakların ‘’minyatür’’ olarak ziyaretçilere sunulduğunu görüyorum. Elbette minyatür de var ama gördüğüm kimi objelerin oyuncak olduğu o kadar belli ki!.. Otuz yılı aşkın bir sürede oyuncak tarihinde çalışmalar yapıyorsanız, oyuncak formunu algılama konusunda farklı bir pencere yakalıyorsunuz.

‘HER OYUNCAĞIN MÜZEDE YERİ YOKTUR’

Sizin kurduğunuz oyuncak müzesi oyuncak tarihi açısından Türkiye’de bir ilkti. Son dönemde sıklıkla bazı belediyelerin de oyuncak müzesi kurduğunu görüyoruz. Bu yeni bir trend mi? Türkiye’deki oyuncak müzelerinin durumu ve özellikle sürdürülebilirliğine ilişkin neler söylersiniz?

Size hiç bilinmeyen bir bilgi vereyim: Ülkemizde ilk oyuncak müzesini bir arkeolog kurmuştur!.. Efes Müzesi’nin de müdürlüğünü yapmış olan Musa Baran, İzmir’in Bademler Köyü’ndeki evinin iki odasını, köyündeki çocukların oynadığı oyuncakları toplayarak bir müzeye dönüştürmüştür. Bu ilk adım hala o köyde durur, ziyaret edebilirsiniz. Bekir Onur da yerli oyuncak tarihimiz konusunda kaleme aldığı ‘’Oyuncaklı Dünya’’ adlı kitabını hazırlarken, oyuncak üreticilerimizden topladığı oyuncaklarla Ankara Üniversitesi’nde bir müze açmıştır.

Benim kurduğum ise, dünya oyuncak tarihinin doğru bilgiler ve örneklerle anlatılması konusunda topluma sunulan bir penceredir. Nasıl ki her resim müzeye konulmaz, konulamaz ise, her oyuncağın da müzede yeri yoktur. Çünkü oyuncak tarihinde taklit, kopya çoktur. Bir edebiyat müzesine korsan kitap konulmayacağı gibi bir oyuncak müzesinde de taklit oyuncağın yeri yoktur. Bizim yerli oyuncakçılarımız Alman ve Japon oyuncaklarını taklit etmişlerdir. Elbette ki endüstriyel üretimde atılan ilk adımlarında taklidin yeri vardır. Ama ne yazık ki 1980 sonrasının yanlış ekonomi politikalarıyla yerli oyuncak üreticilerimiz özgünlüğü yakalayamadan iflas etmişlerdir. Bu konuda Fatoş Oyuncakları’nın bir ayrıcalığı olduğunu, heykeltıraş Saim Bugay’a yaptırdığı bebekler gibi özgünlüğü yakaladığı örnekler olduğunu söylemeliyim. İstanbul Oyuncak Müzesi, sanayi devrimi sonrasında üretilen oyuncakların en seçkin, değerli örneklerini sergilemenin yanında, ilkler ve özgünlükler konusunda doğru bilgilerden bir hafıza oluşturdu. Bu konuda benden yardım isteyen, bir oyuncak müzesi kurmak isteyen ilk kent Antalya oldu. Ardından Gaziantep ve Samsun geldi.

Bir oyuncak müzesi kurmak için doğru bilgi ve doğru örnekler işin olmazsa olmazıdır. Kuruluşta gerekli olan oyuncakları bir araya getirebilirsiniz ama bir cambazın ipin üstünde attığı ilk adımdır bu. Müzenin zaman içinde yeni adımlar atması, kurulan dengeyi koruyarak ilerlemesi gerekir. Bu da bilginin geliştirilmesi ve gerekli bütçenin ayrılmasıyla olasıdır. Her kentte bir oyuncak müzesi olsun elbette. Mimariden uzayın fethine, modadan sanayi devrimine kadar uygarlık tarihini bir çatının altında toplayabilen bir bilgi mabedidir oyuncak müzeleri… Ama doğru bilgilerle, belgelerle kurulmalıdırlar. Hayatında oyuncak müzesi görmemiş, oyuncak tarihini bilmeyen insanları aldatmak, hem de ‘’Müze’’ sözcüğü altında bunu yapmak çok yanlış. Bunun örnekleri de var ne yazık ki!

‘KIZ ÇOCUKLARA BEBEK, ERKEK ÇOCUKLARA TABANCA!’

Oyuncaklarla kültürel yapı arasında nasıl bir ilişki kurabiliriz? Coğrafi ve kültürel özellikler, oyuncaklar üzerinden okunabilir mi?

İstanbul Oyuncak Müzesi’nde sergilenen, Meksika yapımı bir teneke araba geliyor bu soruda gözümün önüne; renkleri Amazon ormanları gibi… Peru’da yapılan bir oyuncakta da doğum yapan bir kadın var… Avrupa’da oyuncak atların altına tekerlek takılırken, Afrika’da atın yerini zürafa almış!.. Amerika’da New York kentinin teneke oyuncakları yapılmış, Fransa’da Eyfel Kulesi’nin masa oyunu… Japonya’nın Kobe kentinde üretilen ahşap oyuncakları görseniz, teknolojik devrimde bu ülkenin öncülüğüne şaşırmazsınız… Uzay konulu ilk oyuncakları 1920’li yıllarda çocukların hayal dünyasına koyan ülke Amerika Birleşik Devletleri… Ay’a ilk adımı kim attı dersiniz?.. Tarihçiler 2. Dünya Savaşı’nı 1 Eylül 1939’da Nazilerin Polonya’yı işgaliyle başlatır. Evet, doğrudur… Ama Hitler 1933 yılında iktidar olunca Hausser firmasına oyuncak askerler yaptırtır. O oyuncaklarla oynayan, dünyaları işgal edilen çocuklar savaş başladığında neredeydiler? Yanıtlayalım: Oynadıkları oyuncakların yerinde!..

Bizim gibi geri bırakılan ülkelerde kız çocuklara bebek, erkek çocuklara tabanca alınır. Sonra da düşünülür: ‘’Kadın cinayetleri neden var?’’… Bu sorunun da yanıtı çok açık: Büyüdüğünde biri ötekini öldürecek!.. Sayısız bilgi sunabilirim size bu sorunun karşılığı olarak. Bir de şu var: İçlerinde pek çok ayrıntıyı barındıran bebek evleri Almanya’da üretilir. Bu oyuncaklarla oynayan çocukların hayalleri bebek evlerinin ayrıntılarla dolu dünyasında genişler ve güçlenir…Otomobil konusunda motoru en güçlü araçları da bu toplum üretiyor. Gidelim, Almanya’da üretilen bir arabanın kaputunu açıp motoruna bakalım. Siz ne görürsünüz bilmem ama ben bebek evlerini görürüm. Sahi, kim üretecekti o motorları, topaç ve misketle oynayan bir milletin çocukları mı?

‘BAŞROL ÇİZGİ ROMANIN’

Yakın zamana kadar insanlar kendi oyuncağını kendisi yapıyordu. Kapitalizmin bize dayattığı oyuncaklar, yerel oyuncakların üretilmesinin önünde bir engel mi? Ya da oyuncak artık evrensel bir obje mi? Ne dersiniz?

Oyuncak dünyasının genişlemesinde ve çeşitlenmesinde başrol çizgi romanındır. Çizgi romanın üretildiği ülkelerde sanayi de teknoloji de gelişmiş, bundan sinema endüstrisi de en büyük payı almıştır. Kapitalist anlayışın dünyaya yayılması da bu kanalı kullanmasıyla olmuştur. Walt Disney’in çizgi romanlarını gözümüzün önüne getirirsek konu daha da anlaşılacaktır. Öyle ki, Süpermen gibi ‘’kahraman’’ların serüvenlerinde de bu özellik çıkar karşımıza. Oyuncak, sinema ve fastfood üçgeni bir kültür emperyalizmini dayatıyor toplumlara. Dünyanın neresine giderseniz gidin elinde Spiderman oyuncağı tutan bir çocuk görürsünüz ya da Barbi bebeğiyle oynayan. Yerel oyuncakların üretilmesi önündeki en büyük engel bu değil ama!.. Asıl engel, çizgi roman kültürünün gelişmemesi, öneminin anlaşılamamasıdır. Bu konuda ülkemizde iyi niyetle bir şeyler yapmak, yerli oyuncak kültürünü geliştirmek isteyenler kapımı çaldıklarında, bilgilerimi memnuniyetle paylaşacağımı ama gidecekleri ilk yerin çizgi romancılar olması gerektiğini söylüyorum. Geniş, çok geniş bir konu bu…

İstatistikler çocuklar kadar yetişkinlerin de oyuncak müzesini gezdiğini gösteriyor. Sizce yetişkinler bu müzelerde çocukluğunu mu arıyor?

İstanbul Oyuncak Müzesi’ne gelen bir yetişkin bir eliyle çocuğunu tutarak giriyor kapıdan içeri… Müzeden ayrılırken de öteki eliyle çocukluğunu tutuyor… Yetişkinlerin çocukluklarıyla çocuklarını tanıştırdıkları yerdir, İstanbul Oyuncak Müzesi… ‘’Müze’’ sözcüğünün gerekliliği olan doğru belge ve bilgilerle…

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.