dunyayi-tadarak-anlamak-C4ScfBFr

Dünyayı Tatmanın Derin Anlamı
Hakan Kaplan
25 Nisan 2026
Yorum Yap

Eğitim

Fotoğrafçı ve gezgin Levent Özçelik, birçok farklı coğrafyada sadece yeni rotalar keşfetmekle kalmıyor, aynı zamanda yeni hikayelere de hayat veriyor. Ona göre, bir destinasyonu gerçekten deneyimlemenin yolu, yalnızca kartpostal görsellerine bakmaktan geçmiyor; o şehrin ritmine uyum sağlamak, sokaklarında amaçsızca gezinmek, yerel insanları gözlemlemek ve onlarla aynı sofrada buluşmakla mümkün. Çünkü bazen bir ülkenin kültürel hafızası, tabaklarında, kahve ritüellerinde veya uzun sohbetler eşliğindeki sofralarında saklı kalıyor. Levent Özçelik ile “Yoldan Gönüllü Çıktım” projesinden Türkiye’nin keşfedilmeyi bekleyen gastronomi rotalarına, peşinde olduğu yeni hikayelere kadar uzanan ilham verici bir sohbet gerçekleştirdik. Afiyetle…

– Öncelikle sizi daha yakından tanıyalım. Levent Özçelik’i kendi kelimelerinizle nasıl tanımlarsınız?
Kendimi tek bir tanımın içine sokmakta zorluk çekiyorum. Fotoğrafçıyım ama sadece fotoğraf çekmekle sınırlı değilim. Gezginim ama sıradan turistik aktivitelerin ötesindeyim. Hikaye anlatıcısıyım ama bunu sadece sözle yapmıyorum. Belki en doğru ifade şu: Ben yolda düşünen, yolda hisseden ve yolda anlatan bir bireyim.

– Kendinizi daha çok fotoğrafçı, gezgin veya hikaye anlatıcısı olarak mı tanımlarsınız? Bu üçü arasında sizin için bir öncelik sırası var mı?
Fotoğraf benim ifadem, seyahat alanım, hikaye ise bu ikisinin anlamını oluşturuyor. Bu üçü arasında bir hiyerarşi yok; her biri diğerini besliyor, biri olmadan diğeri eksik kalıyor.

– Yıllardır dünyayı fotoğraflayan ve yolda olan biri olarak, bir coğrafyayı gerçekten anlamanın en etkili yolu sizce neresidir? Manzaradan mı, insandan mı, yoksa sofradan mı?
Artık fotoğraf, video ve seyahat, bir bütünün ayrılmaz parçaları haline geldi. Hatta “gibi” demek bile yetersiz; gerçekten birbiriyle iç içe geçmiş durumdalar. Bu bütünün önemli bir unsuru ise gastronomi. Gastronomi, sokak lezzetlerinden Michelin yıldızlı restoranlara kadar geniş bir deneyim alanı sunuyor. Ayrıca, yeni nesil kahve kültürü ve kokteyl barlar, seyahat deneyiminde önemli bir yer kaplıyor. Bir coğrafyayı anlamanın en kısa yolu tek bir yerden geçmez ama eğer birini seçmem gerekirse, insan derim. Çünkü insanın olmadığı bir manzara sadece estetik bir görüntüdür. Oysa bir yerin ritmini, günlük yaşamını, bakış açısını, hatta sessizliğini anlamaya başladığınızda o coğrafya açılır. Sofra ise bunun en samimi yansımasıdır; çünkü sofrada insanlar kendilerini saklamazlar.

HAYATA KARŞI BİR TAVIR
– Projeniz “Yoldan Gönüllü Çıktım” gerçekten ilgiyle takip ettiğim bir konsept. Bu isim sadece fiziksel bir yolculuğu mu yansıtıyor, yoksa hayata karşı aldığınız bir tutumu mu simgeliyor? Projenizi biraz anlatabilir misiniz? Uzun süre yolda olmanın insanın kendisiyle ilişkisini nasıl değiştirdiğini düşünüyorsunuz?
“Yoldan Gönüllü Çıktım”, benim için bir seyahat projesinden çok daha fazlası. Bu, hayata karşı aldığım bir duruş. Güvenli ve planlı bir yaşamın dışına bilinçli olarak çıkmak, belirsizliğe yer açmak. Yolda olmayı bir kaçış değil, bir seçim olarak görmek. “Gönüllü” kelimesi burada çok önemli; bu bir zorunluluk değil, bir tercih.

– “Yoldan Gönüllü Çıktım”da zaman algısı da farklı bir boyut kazanıyor; sanki acele yok, hedef yok, sadece yol var. Bu yoğun yolculuğun içinde yemekle kurduğunuz ilişki nasıldı? Yemek bir ihtiyaç mıydı, yoksa anların bir parçası mı?
Yemekle olan ilişkim zamanla değişti. Başlangıçta bir ihtiyaçtı, şimdi ise bir yaşam biçimi haline geldi. Bugün bir yerde yemek yerken sadece lezzete değil, o sofranın hikayesine odaklanıyorum.

– Dünyanın farklı yerlerinde yemek yerken aslında aynı anda o toplumun sosyal yapısını, tarihini veya günlük yaşamını gözlemliyor musunuz?
Kesinlikle gözlemlediğimi düşünüyorum.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir